bi yazı yazdım
sonra sildim sonra yine yazdım
anlatmanın anlamsızlığı geldi sonra aklıma
çünkü anlatsaydım şu aşağıdaki kısmı gibi olucaktı sildiğim yazının
yine kocaman heykeller gözlerimi karartacaktı.
tercih meselesi herşey
ben dışında kaldım, kaldırıldım
orda bırakıldım. sonra orda olduğuma kendimde inandım.
hayatımız kalem kutularımıza benziyo bence
ben hep karalardım. içini düzenlerken bile
kalemlerin kendine ait yerlerini hazırlardım.
bundan zevk alırdım örneğin
ama hep dikkat çekmeycek kadar yırtılmış, dağınık, kirli kaldı kalem kutularım.
" ....ama ben saygı duydukça o kadar çok, o kadar büyük heykeller geldi ki yamacıma. kendi heykelimi yerleştirecek bi aralık bulamadım etrafta. "
9 Ekim 2008 Perşembe
altın kafes
'sahiplenmek' som altından kafes gibidir,
kafesin içinde bir bülbül hep senindir.
ama bülbül için sen sadece kafesin bekçisisindir.
özgür olmak ister o.
ve sen sevdiğini sanarken onu kendindenle birlikte
hapsedersin som altından kafese.
bir tutsak için ise;
kendi kafesini hazırlayan sahiple
aynı hapiste kalmak
sebeptir cinayet fiiline.
kafesin içinde bir bülbül hep senindir.
ama bülbül için sen sadece kafesin bekçisisindir.
özgür olmak ister o.
ve sen sevdiğini sanarken onu kendindenle birlikte
hapsedersin som altından kafese.
bir tutsak için ise;
kendi kafesini hazırlayan sahiple
aynı hapiste kalmak
sebeptir cinayet fiiline.
8 Ekim 2008 Çarşamba
na-pratik
teoride seviyorum seni,
hani öğrenmek gibi bi teoremi,
insanları, insancıkları
bademi ve leblebiyi
tatmadan mesela tadını bilmek gibi.
insanların özgür olduğunu bilmek gibi
kuşlar gibi ..
sınırların sınırsızlıklar olduğunu bilmek;
tüm o karanlık geçen günlerin
sebebinin kendin olduğunu bilmek gibi.
yalnızlığı kendine yormak gibi,
dünyanın bozuk düzenini
ve çözümlerini,
kayıp düşlerin kaybolma nedenlerini
fedakarlıkların, zayıflıkların, bezginliklerin
sebebini bildiğim gibi.
düştüğüm yerden
kendi ellerimle kurtulacağımı bildiğim gibi.
hayvanın ve doğanın bir olduğunu bildiğim gibi.
en kötü anında yanında olduğum gibi.
tüm emeğim sen olduğu gibi
teoride seviyorum seni.
hani öğrenmek gibi bi teoremi,
insanları, insancıkları
bademi ve leblebiyi
tatmadan mesela tadını bilmek gibi.
insanların özgür olduğunu bilmek gibi
kuşlar gibi ..
sınırların sınırsızlıklar olduğunu bilmek;
tüm o karanlık geçen günlerin
sebebinin kendin olduğunu bilmek gibi.
yalnızlığı kendine yormak gibi,
dünyanın bozuk düzenini
ve çözümlerini,
kayıp düşlerin kaybolma nedenlerini
fedakarlıkların, zayıflıkların, bezginliklerin
sebebini bildiğim gibi.
düştüğüm yerden
kendi ellerimle kurtulacağımı bildiğim gibi.
hayvanın ve doğanın bir olduğunu bildiğim gibi.
en kötü anında yanında olduğum gibi.
tüm emeğim sen olduğu gibi
teoride seviyorum seni.
6 Ekim 2008 Pazartesi
öylesine
kendi kendine kalmayı ister ya insan bazen . hah ben tam o noktayı çok kurcalamışım sanırım. önceden evden çıkmaz 10 kaplan gücünde oyun oynar, şarkı türkü sölerdim. odayı ve dolayısı ile apartmanı inletirdim. çokda eğlenceli gelirdi. şimdi bi hafta evde kalmak işkence gibi geliyo işin kötüsü bu öle bişey ki moralimi bozuyo ama dışarı çıkma isteğimde azalıyo. yarın mesela bi yerlere gitmem gerek ama zerre istek yok. önceden tek başıma oraya buraya giderdim. hızlı mesafe kat ettğimden olsa gerek evede erken dönerdim. ama hiç o eve erken dönmeleri yapasım yok evden çıkasımda yok ama çıksam dönmek istemiycem. dönücem. böyle garip bi ruh hali içindeyim. bayramdan olsa gerek. çok bozdu beni. halbüki iyiydim hersabah 17 akşam 133 kulağımda kulaklık insan inceliyodum ne güzel. hafta ortası gelse belki kurtulurum şu halden ama kesin bişey var yarın berbat geçicek. ya da ben çok abartıyorum.
3 Ekim 2008 Cuma
triloji
birinci paragraf..
insanlar kaçacak yer arıyorlardı. rüzgar eserken aralarında. tüm o yağmur çamurda. kaçıcak yer arıyorlardı birbirlerinden çok uzaklara. zaman yağmur damlalarında dökülüyordu toğrağa. insanlar kaçıcak yer arıyorlardı. mesafeler vardı umutla aralarında. ıslanmış, kimisi beyaz,siyah, gri tüm insanlar kaçıyorlardı. kendilerinden, seslerinden, hikayelerinden. tüm bu kargaşa arasında sadece ufak yüzler seçiliyordu. elleri kenetli. insan selinin ortasında oldukça durağan ve güçlü. ifadesiz duruyorlardı. umut yitmişti. umut soluktu. insanlar farketmeyecek kadar korkaktı. insanlar kaçıyorlardı. yağmur şiddetlenirken iyice selden geriye ufak soluk yüzler kaldı.
ikinci paragraf..
gün doğdu. tüm o kasvetli ve durgun geçen günlerden, aralıksız yağan yağmurdan sonra gün doğdu. pencereyi araladı yavaşça. odaya dolarken ıslak toğrağın kokusu yavaşça yudumladı kahvesini. içerden çocukların sesi geliyordu. aldırmadı. kendine kalan gerçeklik sadece penceresinden görünen yol ve gökyüzüne uzanan dağın dik yamaçlarıydı. ne zamandır bu halde olduğunu bilmiyordu aslında. evlenmek gençlik rüyalarını süslemişti. ama hayattaki herşey gibi evliliğide tam bir fiyaskoydu. bir haftadır yağan yağmur sanki kendi üstüne yağmış gibiydi. hayat ona kusmuştu tüm nefretini. ellerini hatırlıyordu, gençken elleri kendini kurtarabilirdi. ama şimdi 4 tarafı duvar olan hapishanesinde bağlılık ve bağımlılık mahkumiyetindeydi. çocukluğu geldi sonra aklına. tekrar çocuk olsaydı pencereden atlayıp o dağa koşardı. yamaçlarından düşmek pahasına. sonra herşey yok oldu birden. tek hatırladığı ıslak kayalar, yaralanmış eli, esen soğuk rüzgar ve çığlıklardı.
üçüncü paragraf..
"kurtulmayı bekleme. kurtulmayı bekleme. kurtulmayı bekleme."
durmadan tekrar etmek tek yoluydu bu karanlık yerde yaşayabilmenin. yağmur geldiği gibi gitmişti çoğu insan için. sonra konuştu ufak yüzlü umut. tüm bu korkunun ortasında..
" kurtulmayı bekleme, sana gelecek olan kendi ellerinden çıkandır ancak. ben sandığın değilim. sandığın kendinsin. ve güneş tekrar yıkandığında insanlar olacak bizim yerimizde. elleri kenetli, sakin. bilecekler ki güneş kendileri. ve anlayacaklar o zaman dik yamaçların, esen rüzgarın gizemini"
insanlar kaçacak yer arıyorlardı. rüzgar eserken aralarında. tüm o yağmur çamurda. kaçıcak yer arıyorlardı birbirlerinden çok uzaklara. zaman yağmur damlalarında dökülüyordu toğrağa. insanlar kaçıcak yer arıyorlardı. mesafeler vardı umutla aralarında. ıslanmış, kimisi beyaz,siyah, gri tüm insanlar kaçıyorlardı. kendilerinden, seslerinden, hikayelerinden. tüm bu kargaşa arasında sadece ufak yüzler seçiliyordu. elleri kenetli. insan selinin ortasında oldukça durağan ve güçlü. ifadesiz duruyorlardı. umut yitmişti. umut soluktu. insanlar farketmeyecek kadar korkaktı. insanlar kaçıyorlardı. yağmur şiddetlenirken iyice selden geriye ufak soluk yüzler kaldı.
ikinci paragraf..
gün doğdu. tüm o kasvetli ve durgun geçen günlerden, aralıksız yağan yağmurdan sonra gün doğdu. pencereyi araladı yavaşça. odaya dolarken ıslak toğrağın kokusu yavaşça yudumladı kahvesini. içerden çocukların sesi geliyordu. aldırmadı. kendine kalan gerçeklik sadece penceresinden görünen yol ve gökyüzüne uzanan dağın dik yamaçlarıydı. ne zamandır bu halde olduğunu bilmiyordu aslında. evlenmek gençlik rüyalarını süslemişti. ama hayattaki herşey gibi evliliğide tam bir fiyaskoydu. bir haftadır yağan yağmur sanki kendi üstüne yağmış gibiydi. hayat ona kusmuştu tüm nefretini. ellerini hatırlıyordu, gençken elleri kendini kurtarabilirdi. ama şimdi 4 tarafı duvar olan hapishanesinde bağlılık ve bağımlılık mahkumiyetindeydi. çocukluğu geldi sonra aklına. tekrar çocuk olsaydı pencereden atlayıp o dağa koşardı. yamaçlarından düşmek pahasına. sonra herşey yok oldu birden. tek hatırladığı ıslak kayalar, yaralanmış eli, esen soğuk rüzgar ve çığlıklardı.
üçüncü paragraf..
"kurtulmayı bekleme. kurtulmayı bekleme. kurtulmayı bekleme."
durmadan tekrar etmek tek yoluydu bu karanlık yerde yaşayabilmenin. yağmur geldiği gibi gitmişti çoğu insan için. sonra konuştu ufak yüzlü umut. tüm bu korkunun ortasında..
" kurtulmayı bekleme, sana gelecek olan kendi ellerinden çıkandır ancak. ben sandığın değilim. sandığın kendinsin. ve güneş tekrar yıkandığında insanlar olacak bizim yerimizde. elleri kenetli, sakin. bilecekler ki güneş kendileri. ve anlayacaklar o zaman dik yamaçların, esen rüzgarın gizemini"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)